Sarajevo in November’13

Saraybosna’ya 16.11.2013 tarihinde gittim, bir günlük bir geziydi, ama sanırım beni alt üst etmeye yetti. Sabah vardım Saraybosna’ya, hava kasım ayı için oldukça iyiydi. İtiraf ediyorum alandan çıkınca ilk işim sigara içmek için dışarı çıkmak oldu bundan dolayı, seyahate çıkmadan önce İstanbul’da aldığım euroyu bozdurmayı unutuyordum, unutsaydım sanırım merkezde beş parasız kalacağım kesindi çünkü hafta sonu ve bir de aylardan kasım ise açık döviz bürosu bulunmadığı aşikârdı…

Tam havaalanının kapısının karşısında bir taksi durağı bulunuyor, sıradaki ilk taksiye binip, Hostel’e doğru yola koyuldum. Almaz, taksicinin adı, Müslüman Boşnaklardan, kendisi beni Saraybosna semalarından gezdirerek kalacak olduğum Hostel’e doğru götürdü, elbette benim isteğimle (;

İşin tam da bu kısmından itibaren insanı bir hüzün kaplamaya başlıyor, sebebine gelecek olursak. Almaz’ın seçtiği bu yol, zamanında Sırp askerlerinin konuşlandığı bölgeydi ve şehir tam solumda kalıyordu. Almaz bana “şimdi solunuza bakın” dedi, kafamı sola çevirdiğimde manzara, duvarların tamamen delik deşik olduğu görüntüsünü örtemiyordu. Yaklaşık 15 dakikalık yol sonunda merkeze vardık, Almaz beni tam Latin Köprüsüne bıraktı ve işte tam bu noktadan sonra maceram başladı.

(Dip not:  İsterdim daha fazla fotoğraf paylaşmayı ama nafile, o gün Saraybosna’ya gittiğimde analog fotoğraf makinesi ile gitmiştim ve maalesef makinenin perdesi bozuk olup çekmiş olduğum tüm kareler yanmıştı, gerçi yine gideceğim ama bu sefer tam teçhizatlı)

Bu kareler elimde kalan ender karelerden…

Şehirde toplu taşıma araçları elektrikle çalışmakta. Oldukça nostaljik bir his, görmeyeli çok uzun zaman olmuştu…

Latin Köprüsü

Latin Köprüsü

Latin köprüsü üzerinden geçtikten sonra, ilk olarak Pekara’ya girdim, itiraf ediyorum ki acıkmıştım ve Pekara’dan gelen kokular sonucunda kendimi içeride buldum. Birkaç bir şey aldıktan sonra Başçarşı yolunda devam ettim.

Bir gerçek şu ki, elimde harita yoktu, sadece üç sayfa kağıt (: üzerinde nerde ne var, nereleri görmem gerek şeklindeydi… Sanırsam gezimin en keyifli kısmı buydu.

Başçarşının sokaklarında gezerken kendimi restoranların caddesinde buluverdim ve huop Pekara’dan aldıklarım çantaya ve gelsin Cevapcici (: Cevapcici nedir? Köfte (: hemde kocaman porsiyon halinde, yanında katı ayran ile on numara beş yıldız (: itiraf etmeliyim ki bir porsiyonu ben bitiremedim.

Şu bir gerçek ki, Boşnak halkı gerçekten içten, konuşkan, yardım sever. Haritasız olan ben sora sora yolumu buldum… yemek esnasında masama eşlik eden Boşnak aile ayrı bir ilginçti. Beni Boşnak sandıkları için yanıma oturdular, daha sonradan garson İngilizceye çevirdi ailenin söylediklerini sonra çok utandı aile ama hep beraber, benim o meğersem bozuk olan analog fotoğraf makinesiyle hatıra karesi çekerken her şey normale döndü…

Başçarşı içinde ilk görmeden geçmediğim nokta Gazi Hüsrev Bey Külliyesi oldu. Büyük bir avlusu bulanan külliyenin bahçesi içerisinde girdiğinizde, çarşının gürültüsü birden bire kesiliveriyor.  Cep telefonuyla çekmiş olduğum kareleri ekliyorum…

“Gazi Hüsrev Bey Külliyesi”

 

 

Buradan çıkınca, garip olaylar zinciri başlamış bulundu, bende olayları akışına bıraktım elbette. Bunlar az birazcık fazla detay oluyor o yüzden konumuza dönelim hemencik sadece şunu ekliyorum “Hayatta her an her şey olabilir, her şeye rağmen güzeldi” (:

Velhasıl turuma devam ederken, öncelikle belirtmeliyim ki, belirli bir rota izlemedim. Belki de izlemeliydim ama her zaman her şey planladığı gitmiyor ki, malum İstanbul’da da o kadar planlı yaşıyoruz ki, plansız olmama gibi bir lüksümüz olmaz oldu artık, her ne kadar yaratmaya çalışsak da. En güzeli akışına bırakmak oldu.

Bu durumda, elimdeki kâğıtlar doğrultusunda, yoluma devam ettim, özellikle “Umut” Tüneli” ne gitmeyi çok istedim ama şehrin epey dışında kaldığı için bir sonraki sefere kendime bir söz verdim “rotam ilk o noktadan” başlayacak diye.

Yolum üzerinde birçok anıt ile karşılaştım, bunların her biri de işgal sırasında ölen binlerce çocukların anısınaydı. İnsanın tüyleri ürperiyor, her bir anıt karşısında öylece durabiliyor, üzerinde yazan isimlere tek tek bakıyor ve okuyorsunuz. Zaman duruyor, ne kadar orda durduğumu bilmiyorum ama derin bir iç çekerek yoluma devam ediyorum her seferinde. Belki de en yüreği sızlatan anıtlardan bir tanesi, o park içinde iki tane anıt vardı, anıtlardan bir tanesi Savaşta Öldürülen Çocuklar Anıtı 1992-1995 yazısı bulunuyor, bir diğeri ise yuvarlak silindir şeklindeki anıtlar, bunların üzerinde savaşta ölen her çocuğun adı ve doğum-ölüm yılı bulunuyor. Silindirleri çevirdiğinizde içinden bir tını yükseliyor, sanki her bir silindirin ayrı bir melodisi var gibi… gittiğinizde uğramanızı tavsiye ediyorum…

Oraya çok yakın bir diğer anıt ise, Hiç Sönmeyen Ateş Anıtıdır.  Bu anıt karşısında beni düşündüren kısmı ise, yakılması 6 Nisan 1945 yılına dayanıyor, yakılma sebebiyse Boşnak, Hırvat ve Sırpların hep birlikte özgürlüklerini kazandığını ifade ediyor ama ne yazık ki bu savaşta özgürlüklerini kazanmak uğruna birlikte savaşırken, 1992 yılında ki bence bu anıta ihanet etmişlerdir…

Hiç sönmeyen ateşten sonra yolum Srebrenica Galerija 11/07/95 sergisine varıyor. Sergi 2012 yılında açılmış olup, Srebrenica da ölenlerin anısına açılmıştır. Bu arada Ferhadiye caddesine yakın olan sergiye, meydanda bulunuyor.

Sergiye çıkmak için asansörü kullanıyorsunuz ve o asansörde ilk karşılaştığınız bir ayna ve ayna üzerinde kocaman yazan:

“Ti si moj svjedok.

Sen benim sahidimsin.

You are my witness.”

…yazısıdır. Zaten bu yazıyı okuduğumda, tüm yol boyunca karşılaştıklarım ile birleşince içindeki o garip duygu daha da büyüdü.

Sergi odasına girdiğinizde, koridor boyunca binlerce isim yazıyor, her biri savaşta hayatını kaybeden, kadın, erkek ve çocuk isimleri. Siyah fon üzerine beyaz yazılar, gözünüz isimleri okumaya çalışıyor, adımlarınız ağırlaşıyor. Bin bir düşünce beyninize hücum ediyor ve koridor bitiyor ve siz orta solana giriş yapıyorsunuz. Salonda asılı olan fotoğraflara ard arda bakıyorsunuz, her biri bir vahşeti, yok oluşu, katliamı ve soğukkanlılığı anımsatıyor. Önce tek tek fotoğraflara bakıyorsunuz, sonradan yanlarında yazan yazıları fark edince bu sefer tekrardan sergiyi baştan sona tekrar geziyorsunuz.

Şahsen benim nefesim ağırlaşmıştı, yutkunmakta zorlanıyordum ki salonun sonunda bir perde bulunuyor ve o perde de yansıyan görüntüler sizi o anda etrafınızdakilerden tamamen soyutluyor. Savaşı yaşayan ve kurtulanların ağzından her şeyi dinliyorsunuz, yaşanılanları, orada konuşan herkes ile birlikte yaşadıklarını nasıl tekrar anlatırken yaşadıklarını hissedebiliyorsunuz. Sonra da orada olan banklara oturuyor ve üzerinizdeki ağırlıkla birlikte sadece izleyebiliyorsunuz.

O gün yine savaşlardan nefret ettim.

Ben o güne ait, o sergiye ait kendim fotoğraf çekemedim ama bir arkadaştan rica edip benim için çektiği kareleri paylaşmak istiyorum.

“Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.” 

Aliya İzzetbegovic 

Birçok sergiye gitmişliğim vardır ama ruhumun bu kadar derinliklerine kadar işleyen başka sergi olmadı. Tek bir cümle ile anlatma gerekirse sanırım bu şekilde özetleyebilirdim durumu.

Sergiden çok garip duygularla ayrılıyorum. Zaten sergiden çıktıktan sonra şehri daha iyi anlamaya başlıyorsunuz ve şehre olan bakış açısı değişiyor. Duvardaki kurşun izleri daha fazla dikkat çeker oluyor, anıtlar anlamlarına anlam katıyor…

Sonrasında ise yolum 1864 yılında kurulmuş olan Sarajevki Pivaraya çıkıyor.

Burası Saraybosna’nın kendi ürettiği bira imalathanesi. Müthiş bir yer. Binanın kendisi zaten görkemli, ama maalesef içerisini gezemiyorsunuz, ya da belki ben şanssızdım. Bilmiyorum ama hemen yanında yine HS Pivnica Restoran-Sarajevski Pivara adını taşıyan restoranı bulunuyor. İçi mükemmel eski pub havası bulunan bir yer, mutlaka görülmesi gerek bence.

Yemek esnasında her sipariş verdiğiniz şey için ayrı ayrı fiş kesilmekte, yani masanıza her seferinde bir fiş bırakıyorlar (: bizimle ilgilenen garson Hasan’dı, ama o kadar iriydi ki itiraf etmeliyim adı İgor kaldı ne hikmetse (: İgor’a nasıl vardıydık onu da tam hatırlamıyorum. Oradan giderken güzel olan, yanıma bir şişe Premium Birası ve bardağı aldım, gerçi benim aklıma gelmemişti ama aklına gelene teşekkür ederim…

Maalesef bir güne ancak bu kadar çok şey sığdırabiliyor insan, ama tek güne sığdıramayacak bir şehirdir Saraybosna ve mutlaka tekrardan gideceğim. Bir sonraki gidişim bugüne göre hesap edecek olursak çok da uzakta sayılmaz ama tarih vermek için henüz çok erken. Gittiğimde mutlaka Mostar’a da uğramalıyım..

Daha gitmem gereken, görmem gereken, aslında yaşamam gereken o kadar çok şehir var ki. Her birinin hikâyesini dinlemem lazım, anlatacak çok şeyleri var… ve her bir şehrin benim gözümden anlatılması gereken bir hikayesi var aslında.

…başka bir yerde başka bir yazıda görüşmek üzre…  (;

Yazar: admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir