Bir Bodrum Masalı….

                        

Bazen karar vermek anlık, düşünmeden, yeni bir destinasyon belirlersin ve gidersin…

Gitmeden önce sana katacaklarından bir haber, yola koyulursun, hiçbir amaç gütmeden, olacaklardan bir haber yola çıkarsın. Bazen vermiş olduğun kararların dönüp dolaşıp karşına çıkartacağı bedelleri önceden tahmin bile etmezsin ama dönüp baktığında aslında epey bi seni sarstığını hissedersin…
Gezmek güzeldir, keşfetmek paha biçilemez, zamanın yaetmediği noktada kızmaya başlarsın, ya kendine kızarsın zamanı iyi kullanmadın diye ya da daha fazla zamanın olsaydı diye şartlara kızarsın. Oysa ki şartları kendine göre şekillendirmek de kendi elindedir, zamanı iyi değerlendirmek de.
Bir Bodrum Masalında da aslında zamanın kısa kaldığını, daha fazla zamanın olsaydı daha neler yapardım düşüncesi hala kulaklarımdan gitmedi… Mesela terk edilmiş değirmenlere gitmeyi çok isterdim… Turgutreis değil, halikarnas değil, gümbet değil yaşanmışlıkları görmeyi çok isterdim ve eksik kaldı…
Değirmenleri keşfetmek, dağ tepe bayır yürümek, zaman kavramını bu şekilde yitirmeyi isterdim.. Sırt üstü iskelede yatıp etrafı dinlemeyi, kalabalık içinde kaybolmayı isterdim, hem şehrin bir parçası hem şehre aykırı olmayı isterdim ((: çok şey isterdim sanırım ((:
Bodrum’da 32 saatten fazla 72 saatten az bir sürede keşfetmek yeterli gelmedi. Hani bir gün daha olsaydı keşke dediğim yerlerden bir tanesiydi aslında. Özünde görünen bir çok turistik yeri yanı sıra, geri planda kalmış, birazcık tarih, birazcık yaşanmışlık ile harmanlanan farklı bir karması olan içinde bir tutam büyüsü bulunan bir şehir. Sanki bana, ‘bu şehir aslında çok yorgun’ havası verdi. Doğal dokunun katledildiği ve şehrin içten içe haykırdığının yanı sıra sessizliği içinde sükunetin hakim olduğu, ruhunun bundan beslendiği ender yerlerden bir tanesi… Bu şehir bildiğin ruhunu besliyor ama kendinden yitiriyor…
Ben bazen derim, en büyük hayalim bir sahil kasabasında, küçük ama gerçekten küçücük bir mekanım olsun, misafirlerle dostane ortamda buluşalım, salaş masalarda oturalım, denizin sessizliği, arka fonda tıngırdayan nağmelerde bölünsün geceler. Ben ki, her gece benliğim içinde huzura kavuşayım, gece yastığa başımı koyduğumda düşündüğüm tek şey yeni günün getireceği heyecan olsun.
Bodrum’da gezerken, herşeyin kısa kalmışlık, birşeyler eksik bu şehirde acaba nedir diye sorgularken, son derece modern çizgiler içerisinde, sahicilikten uzak yapay ruhlar ile çevrili olduğunu hissetmem beni üzdü. Oysa ki hayatı yaşamak için çok müsait bir şehir, hayatın akışı yanından geçip giderken sen kendi zaman dilimini bile yaratabilirsin…
Paha biçilemez tek noktası, bu şehir seninle bir ayrı güzel geldi gözüme. Bir dönem gezip, göreceğim, yaşayacağım, hissedeceğim şehirleri kendim seçerken, artık hayatıma dahil ettiğim nefesim ile birlikte keşfetmek bir ayrı güzel. Aynı yerlere bakmak fakat farklı bakış açılarının birleşmesi, gördüğün resmin tamamlanması, bir çift göz ile değil iki çift göz ile hayata bakmak, görmek, şehrin nefesini içine çekmek, farklı kokuların oluşturduğu dünyaya dalmak ayrı bir keşif unsuru resmen…
Dünyevi telaşdan uzaklaşmak, özümüzdeki merak ve keşfetme arzusu, birlikteyken oluşturduğumuz enerji ile birleşince, ortaya çıkarttığımız heyecan bir ömre bedel. En güzeli tüm bu yollar boyunca, yanlış yola sapsak bile ‘bu yolu da gördük’ diyerek birbirimize gülümsememiz. Önemli olan yanlış yola girsek bile bu yol içerisinde kendimize katacak değerler oluşturmamız.
Diyorum ya, gökyüzüne nerden baksak aynı olabilir, asıl önemli olan aynı gökyüzüne birlikte bakmak, bulutların yarışına birlikte şahit olmak… Gökyüzünün farklı renklerini birlikte görmek… Güneşin tenimizi yaktığını, gözlerimizin farklı renklere döndüğünün farkına varmak…
Hem yeni şehirleri keşfedelim, hem her yeni şehirle birlikte birbirimizi yeniden keşfedelim…
Öyleyse ne duruyoruz ((: Hayat bizi bekliyor…
                         

Yazar: admin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir