Kapadokya Mayıs’ta Başkadır…part1

Gel gelelim, Mayıs ayı içerisinde gelişen sürpriz Kapadokya tatiline…

32 saat içerisinde, gezdiğim, gördüğüm, büyülendiğim bir şehir… Aslında anlatacak o kadar çok şey var, içimde duygularımın tahterevalliye bindiği ve an itibariyle kalbimin bile daha hızlı çarpmasına neden olduğu duygu karmaşası yaşıyorum (:

Şimdi bu yazıma başlamadan önce 32 saatlik Yaşam yazıma dönmek istiyorum… 

Hayatta en çok sevdiğim şey, kısa vadede yapılan tatil programları ve önceden araştırmaya vaktim olmayan destinasyonlar… Elbette uzun uzun plan yapılıp, ufak bir rehber çıkartılarak gittiğim gördüğüm yerler de var, o da ayrı bir keyif elbette, ama hani şu anlık heyecan yok mu, her şey bir anda olur, plansız programsız, dertsiz tasasız, bildiğin 32 saate neler sığdırabilirsin durumu, işte tam bu durum…

32 saat içinde neler yapılır kısmında önceden program olmamalı, o an ne yapmak istiyorsan onu yapmalısın, işte bu duyguyu seviyorum… O küçük an içerisinde kocaman duyguları yerleştirmek, paha biçilemez…

Kapadokya da aynen o şekilde olacak, küçük bir çanta, o çanta içerisinde bulunanlar hep bana ilk yardım malzemesi hissiyatı uyandırır…bir fotoğraf makinesi, yoldaşım defterim, yedek bir tişört, diş fırçası+macunu, 2-3 refreshment malzemesi, hepsi bu…

Dönüşünde ise, o çantanın yükü ağırlaşır, anılarla dolar, yaşanmışlıklara bir parça daha eklenir, bunun yükü sırtında taşıdığın eşyalardan daha ağırdır, ruhun akar, nefesin tamamlar…

Can dostum demişti, her şeyi ve herkesi o son gördüğünle hatırlarsın diye, bende o 32 saat içerisinde gördüklerimle hatırlayacağım Kapadokya’yı… O yüzden dolu dolu yaşamalıyım o 32 saati…

Mayıs ayı hafta sonu programı Kapadokya… Bakalım neler göreceğiz, neler yaşayacağız…ve 20 saniye içerisine hangi deliliği siğdıracağız… ((:

Anlık heyecan; işte bu anlık heyecan, bir ömre bedel, nefes almanı zorlaştıran, zaman zaman duygularına yön veren, gözlerini kapattığında gönül gözüyle görmeye başladığın andır aslında. Gözlerini kapattığında, içinde yükselen sesler, içinde bir çığır açar, sessizliğin sağır edici sesini duymaya başlarsın, içinde ritme kendi kaptırıp hareket etmeye başlarsın…

İşte Kapadokya böyle başladı, öncelikle şunu belirteyim, Nevşehir’e inmedim, doğrudan Kayseriye inerek, Kapadokya Göreme’ye geçmeye karar verdim. Sebebi çok basit, uçuşlar (: Nevşehir’e o kadar ters gün ve saatlerde sefer vardı ki, doğrudan Kayseri’ye gitmek daha mantıklıydı. Zaten her inen uçak seferine göre Kapadokya’ya servis araçları kalkmaktaydı… Ne kadar zor olabilir di ki Kapadokya’ya geçmek..? 

Servis aracına bindikten sonra tam tamına 1 saat 10 dk sonra kendimi Göreme’de buldum… Öncelikle elbette Hotel’e giriş yapıp, çantamı bırakıp, elimdeki yine 3 sayfa “Görülecek Yerler” listesi doğrultusunda şehri keşfetmeye başladım…

Normalde hiç sağa sola sormam ammaaaa, elimdeki listeye bakınca görmek istediğim yerler arasında mesafeler ne kadar uzak olduğunu görünce, itiraf etmeliyim ki bi delilik yaptım (:

(Anneciğim, nolursun kızma, kulaklarım çınlayacak, biliyorum ama kızma olur mu, seni çok seviyorum)

Bir adet Scooter kiraladım, gönlüm ATV kiralamaktan yanaydı ama fiyat ve yakıt performansı bakımından Scooter en mantıklı seçim geldi. Felaket heyecan ve adrenalin duygusu kanımı kaynatmasına yetti zira yine itiraf etmeliyim ki, İstanbul’da bile motosiklet kullanmıyorum, malum trafik terörü…ve bu durumdan dolayı aslında biraz paslandığımı tam düşünmüşken ben, bu tutkunun aslında bir ömür boyunca içimden gitmeyeceğini o an kavradım ((:

Motor candır diyerekten, kiraladığım tospaam ile yollara koyuldum ((:

Öncelik uğrak noktam Göreme Açıkhava Müzesi oldu, bu müzede, bildiğin mağaraların içlerini gezebiliyor, mağara içerisinde bulunan mezarlar, kiliseler, yemek odaları görebilmek mümkündü… Beni üzen tek nokta o kadar yabancı turiste endeksli bir hayat oluşmuş olması, bildiğin kendi ülkemde turist muamelesi görmek canımı sıkmadı değil…

Fotoğraflar… 

bu dokulara bayılıyorum desem yeridir, acaba nasıl oydular tüm o mağaraların içini diye düşünmeden edemiyor insan…
Elbette bu kadar az kare çekmedim ama gelip de 400 kare fotoğrafı eklemeye kalkarsam ne fotoğraflar keyif verir ne de yazı okunası olur, hani, benden demesi ((:

Göreme de bulunan açık hava müzesinden sonra, rotamı Ürgüp’e çevirdim, yaklaşık olarak 40 dk kadar sürüş yolu mesafesinde bulunan, ev yapımı meyve şaraplarıyla ünlenmiş ve elbette Asmalı Konak merkezi olan il’e geçiş yaptım… Asmalı Konağa uğramadım, pek de ilgimi çekmiyordu aslında, sadece değineyim istedim ((:

Ama en çok şarap evlerini merak ediyordum, ama havanın bir kütü sürprizi vardı bana, bildiğin sağnak başladı yolda ve ben üzerimde çeket bile yokken, kaldım kuş gibi motorun üstünde… (Annem biliyorum kızacaksın… seni çok seviyorum) Elbette tecrübelere dayanarak ve yağmurun dinmesini bekleyerek, park ettim motoru güvenli bir noktaya ve yürüyerek Ürgüp’ü gezmeye başladım. İşte tam bu sırada, şarap evlerini gezme fırsatım oldu…

Toplamda iki tane şarap evi buldum, birisi fabrikasyon üretimi yapan, ilk karelerin bulunduğu yer… diğeri deeee….

Özenle ev üretimi olan, tadı halen damağımda kalan şahane şarap evi… kargo da yaptıklarını duyduğumda oldukça sevindim çünkü yanıma çok fazla alamadığım için çok üzülmüştüm…

Şaraplarımı aldıktan sonra, yemek molası vermenin tam zamanı olduğunu düşünerek, hem yağmurun iyice dinmesini hem de havanın biraz açmasını beklemek mantıklı bir karardı… Böylece meşhur çömlek kebabını da yeme fırsatım oldu, malum ben yemek görsellerini eklemeyi pek sevmediğimden es geçiyorum bu kısmı vee Avanos’a geçiş yapıyorum ((:

Avanos yine Kapadokya sınırlarında bulunan ve çömlek yapımlarıyla nam salmış bir şehir. Bende bir tane Hitit Çömleği aldım, dayanamadım yine ve satın aldığım yerde bulunan amca, üşenmeyip o sırada canlı canlı bir çömlek yaparak sanatını icra etti. Gerçekten de her bir tanesi için ciddi emek ve zaman harcayan ve geçimini bununla sağladığı için taktire şayan… bir de İstanbul’dan buralara göç ettiğini düşünecek olursak…


Avanos’un en güzel yanı, ortasından Kızılırmak nehrinin geçmesi… ve sallanan asma köprüsü (: üzerinden geçerken hem kendin hem de başkaları köprüyü beşik gibi sallayabiliyor (: hoş bir yapısı vardı bir de düşme tehlikesi atlatmasam elbette daha güzel olacaktı…


Ördekcikler…arsız ördekler, utanmadan bildiğin yılan gibi tısladılar ((:


veee gel gelelim part1 sonuna, devamı as soon as possible ((:

Yazar: admin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir